Tayy-i Zaman
Zaman dediğin nedir ki kuzum? İleri doğru tıkır tıkır işleyen, kravatlı bir memur saati mi sandın? Yok canım, zaman bayağı bildiğin çember; hem de içinden çıkılmaz, fena halde yamuk bir çember.
Bizim Atlas, dedesinden kalan sandığı açınca içinden naftalinli çeyiz çıkacak sanırken, koca bir tarihin kozmik şakası fırlıyor suratına. 1526’da Mimar Sinan’la aynı sinide çorba içip, 1912’de buzdağlarına selam çakmak işin afili kısmı... Asıl dert, Karagöz misali perdede zıplarken, o ipleri elinde tutan sinsi 'Mimar'ın kuklası olduğunu idrak etmekte.
Abdullah Kani, Tayy-i Zaman’da bizi paslı bir zaman makinesine değil; insanın o bitmek bilmeyen, kendi etrafında dönme trajedisine bindiriyor. İşin içinde felsefe var, kanlı oyunlar var, 'Tanrı öldü' deyip kendi tanrılığına soyunanların o feci çuvallayışı var.
Biletler kesildi, perde çoktan açıldı. Sen hâlâ o meşhur özgür iradenle bu satırları kendi kararınla okuduğunu mu sanıyorsun? Ne safsın be kardeşim!


Pardon, Siz Okur Musunuz?
Şimdi bu kitabı aldın, sayfaları sağdan sola çevirip "Oh ne âlâ, başı sonu belli bir macera romanı, okur geçerim" diyorsun. Deme. Fena tongaya basarsın.
Zaman dediğin şeyin öyle dümdüz akan, mesai saatine uyan kravatlı bir memur olduğunu sanıyorsan, bu kumpanyada çok dayak yersin. Bizim buralarda zaman, kendi kuyruğunu ısıran arsız bir köpektir.
Bak, aramızda kalsın; bu satırlarda "tesadüf" diye yutturulan her şey, aslında görünmez bir suflörün şakasıdır. Ben sana birkaç tüyo vereyim de, labirentte boşuna dolanma:
Sokak köşesinde "üç bin dokuz yüz yetmiş üç" diye sayıklayan o meczubu duyduğunda , sararmış bir gazete parçasındaki "MMMCMLXXIII" seri numarasına dönüp bir daha bak. Deliler her zaman saçmalamaz.
Bir zalimin oyununda kanla lekelenen o kırmızı iskambil kartı , asırlar sonra bir tiyatro locasında ayak ucuna düşerse hiç şaşırma. Bu kumarhanede kartları hep aynı adam dağıtır.
17. yüzyılda elin İngiliz'i sahte büyücülerin peşinde koşarken, sokaktan Newton usulca geçip gider. Sen git adamın unuttuğu kol saatine "büyülü cam küp" de... İlahi cehalet!
Yıllarca yanında gezdirdiğin, sağ kolum dediğin o "Kemal" var ya ... Dön de eski aile fotoğrafının o silik köşesine bir bak. Belki de bunca zaman kendi kayıp vicdanınla, basbayağı gölgenle muhabbet ediyorsundur.
Ve perdede Karagöz zıplarken, repliği daha Hacivat söylemeden fısıldayan o adamı bul. Kuklalara gülmeyi bırak da, ipi tutan ustaya, Şeyh Küşterî'nin ta kendisine bak!
Kitap "Gök kubbe ve deniz..." diye başlar , devran döner, koca bir ömür heba olur, sen "Oh bitti" sanırsın, hoop yine aynı cümleyle biter. Yani cancağızım, son sayfayı kapattığında özgür kalmıyorsun; asıl hapishanenin kapısı üstüne yeni kilitleniyor.
Bana Ulaşın
Her türlü sorunuz veya yorumunuz için yazabilirsiniz.