Satirik Manifesto

"Bir manifesto yazıyorum ve hiçbir şey istemiyorum. Ve yine de bazı şeyler söylüyorum. Prensipte manifestolara karşıyım, tıpkı prensiplere karşı olduğum gibi." — Tristan Tzara, Dada Manifestosu (1918)

DENEMELER

Abdullah Kani

5/20/202616 min read

Bir kalabalığın en sessiz anı alkış değildir; herkesin aynı anda düşündüğü ama kimsenin söylemediği şeyin havada asılı kaldığı andır.

İşte o an, şimdi.

Önce bir heykel gördüm. Ardında birkaç yaşlı ağaç, meydanın ortasında plastik sandalyeler. Sandalyelerin etrafını tuvaller çevirmiş ama burası resim sergisi değil — daha çok "bakın, resimlerimiz de var" düzeni. Veliler öbek öbek; övünenler bir tarafta, fısıldayanlar bir tarafta, "bizim Kerem geçen sene de okumuştu ama mikrofon bozuktu, yoksa alkış kopardı" diyenler ayrı bir tarafta. Herkes kendi çocuğunun menajerliğine soyunmuş — yanlarında görmediğiniz kontratlar var.

"Adam Olacak Çocuk" programının hazırlıkları sürüyor. Adam olacak çocuk ama önce şu sahneyi bir atlatsın. Sahne ışıkları yanmış, henüz kimse


çıkmamış; ışıklar da merak içinde, "biz kimin için yanıyoruz acaba" dercesine boş sahneye bakıyor. Her şey hazır da insan hazır değil. Ki zaten hayatın özeti bu.

"Nereye?" diye bir ses duyuyorum yanımdan. Başımı çeviriyorum Alonso. Can dostum beni burada yalnız bırakmamak için gelmiş.

"Kulis vardır herhalde..."

Sahneye doğru yaklaşıyoruz. İki kişi kabloları bağlamaya uğraşıyor, biri bilgisayardan sahne ihtiyaçlarını tamamlıyor, ortada hummalı bir meşguliyet söz konusu. Sahnenin tam ortasında jilet gibi beyaz takım elbisesiyle Bay Aşar çarpıyor gözüme.

"Merhaba!" "Merhaba canım." "Kulis nerede?" "Heykelin arkasında."

Heykelin diğer ucuna doğru yol almaya başlıyoruz. Çok da vaktimizi almıyor açıkçası — iki adımda varıyoruz. Ve fakat ortada gözle görülür bir kulis söz konusu değil. Eğimli bir siperlik sizi sahneden koruyor, hepsi bu. Bir sipere benziyor. "Sanırım bu, kulis gereksinimlerini karşılıyor" diyorum. Alonso cevap vermiyor, etrafı süzüyor.

Kalabalığın yanına yaklaşıyoruz. "Ovv, bunun akordu fena gitmiş."


"Sahi mi?"

"Ver düzelteyim."

"Hocam ben mızrabımı kaybettim." "Bir durun arkadaşlar..."


O an bakıp kulisin pek de kulis olmadığını, burada beklemenin bir fayda vermeyeceğini anlıyorum. Alonso'ya sesleniyorum:

"Gel biz şuradaki mısırcının yanındaki banka oturalım, zaten başlamasına daha var."

"Hayır, ilk önce resim sergisini gezelim." "Resim sergisi mi var?"

"Sahnenin önündeki tuvalleri görmedin mi?"

Gidiyoruz resimlere bakmaya. Çalı resimleri, mavi bir balina, at resmi, manyağın biri çöp kovası çizmiş. Devam ediyoruz — bir adet kırmızı elma. Derken sergi bitiyor. Alonso'ya dönüp şöyle diyorum:

"Resimden pek anlamam." "Bir dakika."

Çöp kovası olan resmi işaret ediyor:

"Bu bir başyapıt!"

"Sahi mi? Sana saygı duyuyorum dostum, fakat resim zırvalarıyla uğraşacak vaktimiz yok. Gel iki dakika bir şeyler içelim."


Alonso resme kitlenmiş durumda.

"Muhteşem! Olağanüstü!" "Hey, geliyor musun?"

O an Alonso sağa sola bakıyor. Yüzünde tuhaf bir sinsilik. Resmi alıp koltuk altına koyuyor ve "hadi yürüyelim" diyor.

Normal biri bunu hırsızlık olarak anlayabilir. Ama Alonso çok varoluşçu bir yaklaşım içerisindeymiş — en azından yolda yürürken öyle söylüyor yani.


Mısırcının yanındaki banka çöküyoruz. Alonso resmi ters şekilde banka dayıyor ve çöküyor. Yürüme yolunun tam paralelinde bir bank — önümüzden insanlar geçiyor sürekli, İstiklal Caddesi sanırsın.

Karşıda sahne. Hâlâ boş, hâlâ hazırlık var, ışıklar hâlâ kimin için yandığını bilmiyor. Sağımızda mısırcı. Alonso bir sigara yakıyor, hiçbir şey olmamış gibi.

"Kaç kişi var sence?" diyorum.

Alonso kalabalığa bakıyor. Ama bildiğin bakmıyor — tarıyor. Gözleri bir saniye birinin üstünde duruyor, sonra geçiyor, sonra bir başkasına. Süpermarketteki barkod okuyucusu gibi.

"Yüz elli civarı," diyor. "Ama altmışı burada değil." "Ne demek burada değil, işte oturuyorlar."


"Bedenleri burada. Kafaları başka yerde. Şu öndeki kadın yarınki toplantıyı düşünüyor. Yanındaki adam arabanın taksitini hesaplıyor. Üç sıra arkadaki çocuk kızla göz göze gelmeye çalışıyor ama kız telefonuna bakıyor, çocuk da biliyor bakmayacağını ama denemeyi bırakamıyor. Onların karşısında bir okul müdürü, okuldan kimseyle karşılaşmamayı umduğu için gizliyor kendini."

"Sen bunları nereden çıkarıyorsun?" "Görüyorum."

"Neyi görüyorsun?" "İnsanları."

Alonso bunu öyle sıradan söylüyor ki itiraz edemiyorsun. Hava sıcak diyor gibi söylüyor. Bir şeyi tartışmıyor, bildiriyor. Ben de her zamanki gibi konuyu değiştiriyorum çünkü Alonso'yla bu muhabbete girersen çıkamazsın.

"Mısır alayım sana?" "Tuzlu."

Mısırcıya dönüp seslenirken yanımdan fısıldıyor:

"O çocuk kıza açılacak bu arada. Üçüncü şarkıdan sonra."

Dönüp bakıyorum. Alonso düşünceli, çalıntı tablo kucağında, mısır siparişi verilmiş, kehanet yapıyor. Konsere daha başlamadı.

Alonso aslında bu işleri hep böyle yapar — üç tahminden biri tutar, iki tanesi fos çıkar, ama tutan o bir tanesi öyle


isabetli olur ki fos çıkan ikiyi unutursun. Bir keresinde "bu garson bize yanlış sipariş getirecek" demişti, garson doğru sipariş getirdi. Ama aynı akşam "bu restoran üç ay içinde kapanır" dedi, iki buçuk ayda kapandı. Yani Alonso'nun yeteneği kusursuz bir radar değil daha çok ayarı bozuk bir radyo gibi; bazen frekansı tutturur, çoğu zaman cızırtı verir, ama tutturduğu an kanala kilitlenir. Gezmesi en eğlenceli tiplerdendir.


Cebinden telefonunu çıkarıyor. Notları açıyor. Yazmaya başlıyor. Soruyorum:

"Ne yazıyorsun?" "Manifesto."

"Neyin manifestosu?"

"Bilmiyorum henüz. Ama manifesto olduğunu biliyorum."

Buna ne dersin bilmiyorum ama bir şeyin manifestosunu yazmaya başladıysa en doğru hareket susup mısırını yemektir. Ben de öyle yapıyorum.

Alonso yazıyor. Parmakları hızlı, düşüncesi daha hızlı — ekranda kelimeler birbirini kovalıyor ama ara sıra durup siliyor, tekrar yazıyor, tekrar siliyor. Manifesto yazmak kolay değil, hele ne manifestosu olduğunu bilmiyorsan.

Telefonu çalıyor. Ekrana bakıyor annesi.


"Alo? ... Konserdeyim anne.............. Hayır, dışarıda, açık

hava. ... Saat on birde gelirim................ Yemek yemedim ama

mısır yiyorum. ... Evet giydim. ... Tamam................ Tamam

anne....... Tamam."

Kapatıyor. Manifestoya dönüyor. Üç kelime yazıyor, duruyor. Bir numarayı arıyor. Bekliyor. Açılmıyor. Kapatıyor. Manifestoya dönüyor. İki kelime daha yazıyor. Aynı numarayı tekrar arıyor. Açılmıyor. Kapatıyor. Telefonu banka koyuyor, sigara yakıyor, sahneye bakıyor.

"Kim o aradığın?" "Önemli değil."

"Açmıyor, neden arıyorsun." "Açmaz zaten."

Bunu da hava sıcak der gibi söylüyor. Alonso'nun her cümlesinde bir kapı var — açık bırakıyor ama içeri buyur etmiyor.


Yanda çocuklar top oynuyor. Küçük bir kız çocuğu elinde tabletle koşturuyor — ne tableti bırakıyor ne koşmayı, ikisini birden yapan bir nesil bu. Bir tanesi yere düşüyor. Sessizlik. Sonra — "İNGGGAAAA!" Annesi koşup alıyor, toprağı silkiyor, "bir şeyin yok bir şeyin yok" diyor. Çocuğun bir şeyi yok zaten, performans yapıyor.

Alonso hâlâ yazıyor. Başını kaldırmadan soruyor: "Manifesto bitmek bilmiyor."


"Doğru kelime bu arada," diyorum. "Manifesto." "Ne?"

"Manifesto. Şu yazacağın şey."

Bunu biraz sesli söylüyorum galiba çünkü yanımızdaki çocuklardan biri kafasını çeviriyor. Gözleri parlıyor.

"MANİFEST! MANİFEST!"

Bir anda üç çocuk birden dans etmeye başlıyor. Kollarını sallıyorlar, kalçalarını kırıyorlar, birisi yerde dönüyor. Tabletli kız çocuğu tableti bırakıp katılıyor. "MANIFEST MANIFEST!" diye sayıklıyorlar, sanki ayin yapıyorlar.

Alonso'ya bakıyorum. Alonso bana bakıyor.

"Ne bu?"

"Manifest. Şarkı grubu. Bilmiyor musun?"

Bilmiyorum. Ama şu an yedi yaşındaki bir çocuktan koreografiyle öğreniyorum, yani eğitim sistemi çözmüş kendini.

Dünya değişmiş. Barış Manço bir zamanlar "Arkadaşım Eşek" diyordu, çocuk eşeği biliyordu, eşeği görmüştü, eşeğe dokunmuştu, eşek gerçekti! Şimdi bir çocuğa "eşek" desen Google'a yazıyor. Manifest desen koreografisi hazır. Sözleri sor, bilmiyor. Anlamını sor, bilmiyor. Ama dans ediyor. Yani çocuk aslında bilmiyor ama yapıyor — ki bu aslında Türkiye'nin genel özeti.

Alonso telefona bakıyor. Manifestosuna bir satır daha ekliyor. Ne yazdığını göremiyorum ama dudaklarının


kenarında o bildik sırıtış var.

"Bu da manifestoya girdi değil mi?" "Başlı başına bir bölüm."


Alonso'yla çok gezmek beyninizi Pril'le yıkamak gibidir — tertemiz olursunuz ama bir süre sonra her şey kayganlaşır. Bende yan etki yapıyor bazen. Ya da ortamın verdiği absürtlük, ya da can sıkıntısı, ya da mısırın tuzu fazla geldi — neyse artık sebep, ağzımdan kaçırıyorum:

"Ben de yazacağım ulan bir manifesto!"

Alonso başını kaldırıyor. Manifestosundan ilk kez gözünü ayırıyor. Yüzünde ne sevinç var ne şaşkınlık — daha çok veterinerin muayeneye getirilen kediye baktığı ifade.

"Sen mi?"

"Ben."

"Ne manifestosu?"

"Ne bileyim, senin de ne manifestosu olduğunu bilmiyorsun."

"Benim bilmemem başka. Ben bilmeden yazıyorum, bu bir tarz. Sen bilmeden yazarsan o düz cahillik."

"Teşekkür ederim." "Rica ederim. Ama yaz." "Yazacağım."

"Yaz."


"Kâğıt kalem var mı?"

Alonso cebinden buruşuk bir kâğıt çıkarıyor. Kâğıdın bir yüzü dolu — ne yazdığını sormuyorum çünkü cevap muhtemelen beni üç saat meşgul edecek bir felsefi tartışmaya sürükler. Diğer yüzü boş. Bir de tükenmez kalem uzatıyor, kapağı çiğnenmiş.

Bakıyorum kâğıda. Kâğıt bana bakıyor. Aramızda bir anlaşma yok henüz.

"Ama benim manifestomu dinleyen sadece sen olacaksın," diyorum. "Bu manifesto yazılı olmayacak."

"Niye?"

"Yazmaya üşendiğimden değil. Yazılı manifesto dosyalanır, dosyalanan manifesto unutulur. Ben söyleyeceğim, sen dinleyeceksin. Ki öyle de bende biraz kahinlik yapayım."

Alonso gülmüyor ama gözlerinin içi gülüyor bu onun en yüksek onay biçimi.

"Başla o zaman."

Boğazımı temizliyorum. Mısırdan bir lokma daha alıyorum

manifestocu da insan.

Madde bir. Dünyanın düz olduğunu sananların cehaletiyle, küre olduğunu savunup evreni çözdüğünü sananların kibri aynı mahkemede yargılanmalıdır.

"Bu manifesto değil, bu şikâyet."


Madde iki. Dünün yanlışını yontup bugünün "doğrusunu" buldu diye kravat takıp ortalıkta kasım kasım kasılan adam, aslında sadece uzayda süzülen bir toz zerresi olduğunu bilerek o kravatla boğulmalıdır.

"Manifesto evrensel olmalı, sen kişisel hesap kapatıyorsun."

Madde üç. O çok ciddiye aldığımız bilim, anayasalar ve mikroskobik yanılgılarımızın etrafına kurduğumuz bu devasa kaleler, sırf evrenin yüzümüze attığı kahkahayı duymamak için uydurduğumuz koca bir trajikome—

"Bak şimdi—"

"Sanane ulan benim manifestomdan. İstediğimi derim."

"Nasıl olacak peki, söyle de öğreneyim. Manifestoların anayasası var? Manifesto yazım kılavuzu mu çıktı? 'Manifestonuzu yazarken dikkat etmeniz gereken on altın kural' mı var bir yerde?"

Alonso susuyor. Bu nadir olan şeylerden biri — Alonso'nun susması. Genelde cevabı hazırdır, sen daha cümleyi bitirmeden karşılığı gelir. Ama şu an susuyor çünkü haklı olduğumu değil, durduramayacağını anladı. "Devam et," diyor sonunda.

Madde dört. Çünkü sistemin dışından bakıldığında, şeytanın penceresinden görünen tek bir manzara vardır: Hayat kusursuzca planlanmış, kocaman ve çok ciddi bir saçmalıktır. Ve bu saçmalığı ciddiye


alan herkes ayrı ayrı yargılanmalıdır.

Alonso telefona bakıyor. Kendi manifestosuna bir şey yazıyor.

"Ne yazdın şimdi?"

"Senin manifestonu not aldım." "Beğendin mi yani?"

"Hayır. Ama delil olarak lazım olur."

Mısırımı bitireyim bari diyorum, madem Alonso'yu gıcık edemedim. O manyak manifestosunu yazadursun.

Mısırın son tanelerini topluyorum — ki mısır yemenin en hüzünlü aşaması budur, koçanla başbaşa kalırsın — o sırada bir gölge düşüyor üstümüze. Başımı kaldırıyorum.

Bir çocuk. Elinde katlanır piyano. Yani bir piyano ama katlanmış. Koltuk altında taşıyor, sanki içinde ekmek var.

"Selam abi, sahne nerede?" "Karşında."

"Sağ ol."

Baran. Her etkinlikte denk geldiğimiz, her enstrümana bulaşmış ama hiçbirini bitirmemiş İsviçre çakısı çocuk. Sahneye doğru yürümüyor, bankın diğer ucuna oturuyor. Katlanır piyanosunu açıyor. Dizine koyuyor. Cebinden buruşuk bir kâğıt çıkarıyor — notalar. Kâğıda bakıyor, piyanoya bakıyor, kâğıda bakıyor, piyanoya bakıyor. Aralarında bir bağlantı kurmaya çalışıyor ama kâğıtla piyano birbirini tanımıyor.


İlk nota. Yanlış. İkinci nota. Daha yanlış. Üçüncü nota diye bastığı şey nota bile değil, iki tuşun arasına denk gelmiş bir parmak. Baran durmuyor, devam ediyor yanlışların arasında doğruyu arıyor, ki bu aslında cesaret gerektiren bir iş ama şu an cesaret değil pervasızlık.

Alonso başını kaldırıyor manifestosundan. Baran'a bakıyor. O barkod okuyucusu bakışı yine.

"Bu çocuk sahneye çıkacak mı?" "Öyle diyor."

"Çalışmamış." "Nereden biliyorsun?"

"Notalara bakış açısından belli. Notayı ilk kez gören insanın gözü öyle hareket eder okumaya çalışmıyor, tanımaya çalışıyor. Fark var."

Konuştu bizim adam, profesörümüz yine.

Baran üçüncü denemeye geçiyor. Bir melodinin hayaleti çıkıyor ortaya ne tam melodi ne tam gürültü, arafta bir şey. Sonra katlanır piyanosunu katlıyor ve ayağa kalkıyor.

"Nereye?" diyorum. "Prova tamamdır abi."


Baran sahneye doğru yürüyor, biz arkasından bakıyoruz

— katlanır piyano koltuk altında, notalar cebinde, üç dakikalık provanın verdiği özgüvenle. Alonso bir şey daha yazıyor manifestosuna, ne yazdığını sormuyorum.


O sırada arkamızdan bir koşu sesi. Ayak sesleri değil, panik sesi. Dönüyorum — bir adam koşuyor bize doğru. Elinde kâğıtlar, boynunda telsiz, alnında ter. Koşması da düzgün değil, bir ayağı diğerinden habersiz, kâğıtlar uçuşuyor.

"Siz siz kimsiniz?"

Nefes nefese. Bize soruyor ama cevabı beklemiyor, kâğıtlara bakıyor.

"Ben "

"İsim?"

İsmimi söylüyorum.

Kâğıtlara bakıyor. Parmağı listede yukarı aşağı gidiyor. Buluyor.

"Tamam var. Sen?" Alonso'ya dönüyor.

"Alonso."

Kâğıtlara bakıyor. Parmak yukarı aşağı. Yukarı aşağı. Durmuyor.

"Listede yoksun."

"Ben çalan değilim," diyor Alonso. "Ben izleyiciyim."

Adam bir saniye duruyor — izleyicinin kuliste ne işi var diye soracak gibi bakıyor ama açık hava kulis geliyor aklına.


"Ben Kabil. Sahne yardımcısıyım. Bir şeye ihtiyacınız olursa bana söyleyin ama şu an söylemeyin çünkü yetişmem lazım."

Ve koşmaya başlıyor. Geldiği gibi gidiyor. Kâğıtlar yine uçuşuyor. Telsizden bir ses geliyor ama Kabil cevap vermiyor çünkü koşarken telsize basamıyor.

Alonso arkasından bakıyor. Sonra manifestosuna dönüyor, bir şey daha yazıyor.

"Göster bakayım ne yazdın, şu manifesto ne hale geldi," diyorum.

"Bitmedi." "Biteni göster."

Telefonu çeviriyor bana. Okuyorum:

Madde bir. Sandalye icat edilmeden önce insanlar daha mutluydu. Oturmak bedenin teslimiyetidir.

Madde iki. Çöp kovası çizen çocuk, çöp kovasının ruhunu görmüştür. Sanat galerisi değil, çöp kovası onu bulmuştur.

Madde üç. Açılmayan telefon, açılmayan kapıdır. Ama kapıyı çalmaya devam etmek de bir manifestodur.

Madde dört. Bir insanın seni gerçekten tanıyıp tanımadığını anlamak istiyorsan mısırını tuzlu mu tatlı mı istediğini sor. Doğru bilen kalır.


Madde beş. Prova tamamdır demek, hayata hazırım demektir. İkisi de yalandır ama ikisi de cesaret ister.

Madde altı. Koşan adam koştuğunu bilmez, çünkü durmamıştır ki farkı görsün. Kulübe onu çağıracak, ev onu bağıracak, motor onu bulacak — yol onu sağıracak. Motor sürmek havadardır; havadar olan şeyler insanı yerden keser, yerden kesilen insan göğe yakınlaşır, göğe yakınlaşan insan artık koşmaz

— süzülür. Ama önce koşacak. Koşacak ki süzülmeyi hak etsin, düşecek ki kalkmayı tattığını bilsin, yanacak ki küle değil kora dönsün — ve kor olan söner mi? Sönmez. Ama unutur.

"Bu ne?" diyorum. "Manifesto."

"Diğerleri neyse de sonuncusu ne öyle? Koşan adam, süzülen adam, kor olan adam — manifestonun sonuna şiir mi yazdın?"

"Şiir değil."

"Şiir bu. Kafiye var, ritim var, az kalsın ağlayacaktım." "O senin sorunun."

"Benim sorunum değil, beş madde boyunca idare ettik, altıncıda bocaladın. Mısır maddesi vardı, güzeldi; sandalye maddesi vardı, anladık. Bu ne — kulübe çağıracak, motor bulacak, kor sönmez?"

"Göreceksin." "Neyi göreceğim?"


"Göreceksin."

Alonso telefonu alıyor, cebine koyuyor. Sigarasından bir fırt çekiyor. Sahneye bakıyor. Konuşma bitmiş. Alonso bir şeyi iki kereden fazla açıklamaz ya anlarsın ya da siktir et.

"Kalk," diyor. "Başlayacak."


Kalkıyoruz. Alonso çalıntı tabloyu banka bırakıyor — "gelince alırım" diyor, sanki emanet bırakıyor. Sipere benzer kulise doğru yürüyoruz. Amacımız basit: kaçıncı sırada çıkacağımı öğrenmek.

Uğur Hoca'yı buluyoruz. Akort yapan adam. Elinde saz, gözü telde, kulağı başka bir frekansta. Sesleniyorum:

"Uğur Hoca!" Cevap yok.

"Uğur Hoca, bir saniye!"

Cevap yok. Etraf kalabalık, teli kıracak gibi sıkıyor, gevşetiyor, sıkıyor. Biz orada değiliz. Yani fiziksel olarak bir metre ötesindeyiz ama Uğur Hoca'nın evreninde yokuz.

"Hocam!"

Alonso bir adım öne çıkıyor. Yüzü kızarmış.

"Ben," diyor bana dönerek, "insanların düşüncelerini vehmedebiliyorum."


"Hadi lan oradan." "Ciddiyim."

"Tamam ulan vehmet bakalım, Uğur Hoca şu an ne düşünüyor?"

Alonso gözlerini kısıyor. Uğur Hoca'ya bakıyor. Bir saniye. İki saniye.

Sonra bağırıyor:

"ACIKTINIZ MI!"

Uğur Hoca kafasını kaldırıyor. Gözleri bizi buluyor yani bizi zaten tanıyor ama akort yaparken dünya silinir adamda.

"Aa siz misiniz, ne zaman geldiniz? Evet ya, bir şey yemedim akşamdan beri."

Alonso bana dönüyor. Muzaffer. Ben gülüyorum çünkü adam akşamdan beri sahneyle uğraşıyor, yanı başında mısırcı var, mısır kokusu üç ilçeye yayılmış — bunu vehmetmek için düşünce okumaya değil mide sahibi olmaya gerek var.

"Manifestona bunu da ekle," diyorum.

Alonso sırıtıyor. "Eklendi bile."

"Şimdi şu herife dikkati dağılmadan ne zaman çıkacağımı sormamız lazım."

Uğur Hoca'ya dönüyorum:

"Hocam, ben kaçıncı sırada çıkıyorum?"


"Bilmiyorum ki." "Nasıl bilmiyorsun?"

"Ben akort yapıyorum, sıralama bende değil." Doğruluyor belini yani doğrultmaya çalışıyor, bel yarıda bırakıyor. "Hirohito'yu bulun."

Duruyoruz.

"Hirohito mu?"

"Hirohito mu?" diyor Alonso.

O sırada Uğur Hoca'nın telefonu çalıyor. Cebinden çıkarıyor, ekrana bakıyor, yüzü değişiyor — bir anda akortçu Uğur gidiyor, yerine tarih mezunu Uğur geliyor. Telefonu açmadan bize dönüyor:

"Zweig'ı biliyor musunuz?" "Hocam Hirohito diyorduk—"

"Zweig, Stefan Zweig. Satranç diye bir eseri var. Şu an tam o adamın ruh halindeyim."

Telefonu açıyor: "Efendim hocam... evet... hayır henüz bitmedi... tamam geliyorum." Kapatıyor. Bize bakıyor. "Hirohito ya, hadi canım şaka. Hakan. Hakan'ı bulun, o bilir sıralamayı."


Hakan'ı buluyoruz. Sahnenin tam bitişiğinde, kutuların arasında oturuyor. Kutuların üstünde kâğıtlar, kâğıtların üstünde bardak, bardağın üstünde telefon. Bir düzen var ama düzeni kuran kişi düzenden anlamıyor.


"Merhaba, ben kaçıncı sıradayım acaba?"

Hakan başını kaldırıyor. Bakıyor. Beni tanıyor ama tanımak istemiyormuş gibi bakıyor.

"Nereden bileyim ben kaçıncı sıradasın." "Listede yazmıyor mu?"

"Liste var." "..."

"..."

"Bakacak mısın?" "Bakıyorum."

Bakmıyor. Telefonuyla oynuyor. Sonra kâğıtları karıştırıyor. Bir kâğıt alıyor, bakıyor, bırakıyor. Başka bir kâğıt alıyor, bakıyor, bırakıyor. Üçüncüde buluyor — ya da bulmuş gibi yapıyor.

"Otuz sekizinci." "Otuz mu?" "Sekizinci."

"Kaç kişi kaldı önümde?"

Hakan bana eğiliyor. Gözlerinin içine bakıyor. Ciddi. Çok ciddi.

"Şu an kaçıncı kişideyiz?" "Onu senin bilmen lazım!" "..."


O sırada bir çocuk koşarak geliyor. On iki on üç yaşlarında, elinde bağlama, yüzünde panik.

"Abi ben şimdi mi çıkıyorum?" Hakan çocuğa bakıyor:

"Sen kimsin?" "Emre." "Hangi Emre?"

"Bağlama çalan Emre."

"Bağlama çalan çok Emre var. Soyadın ne?" "Yılmaz."

"Emre Yılmaz." Kâğıtlara bakıyor. "Yok." "Nasıl yok, ben kaydoldum!"

"Kayıt olmakla listede olmak farklı şeyler."

Çocuk donuyor. Alonso'ya bakıyorum, Alonso bana bakıyor. İkimiz de aynı şeyi düşünüyoruz — bu adam ceza olarak mı burada.

Hakan kâğıtlara bakıyor. "Emre, Emre, Emre..." Parmağı listede gidiyor.

Çocuğun gözleri doluyor. Hakan fark etmiyor ya da etmemeyi seçiyor.

"Aa dur," diyor Hakan. "Sıralar değişti zaten." "Nasıl değişti?"

"Değişti işte. Bay Aşar değiştirdi. Yeni liste gelecek."


"Ne zaman?" "Gelince."

Bana dönüyor:

"Senin sıran da değişmiş olabilir bu arada." "Otuz sekizinci değil miyim?"

"Otuz sekizinciydin. Şimdi bilmiyorum. Yeni liste gelince bakacağız."

"Yeni liste ne zaman gelecek?" "Gelince."

Alonso yanıma eğiliyor, fısıldıyor: "Bu adamı devlet memuru yapacaksın, nüfus müdürlüğüne koyacaksın, üç nesil boyunca kimse kimlik çıkaramayacak!" Alonso'ya gülüyorum.


O sırada sahne hoparlöründen bir cızırtı geliyor. Sonra bir çıtırtı. Sonra sessizlik. Sonra — feedback. O kulak tırmalayan, dişlerin arasından kaçan, beynin içinde patlayan feedback sesi. Kalabalık irkildi, çocuklar kulaklarını kapattı, veliler birbirine baktı.

Bay Aşar sahneye koşuyor. Jilet gibi beyaz takım elbisesiyle çömeliyor hoparlörün arkasına — ki Bay Aşar'ın çömelmesi başlı başına bir olaydır. Adam çömelmeye alışık bir beden değil, takım elbise çömelmeye alışık bir kıyafet değil. İkisi birlikte yere doğru inerken kumaş gerildi, dikiş çatırdadı, ama Bay Aşar bunların


hiçbirini duymadı çünkü hoparlör hâlâ cızırdıyor.

Hakan da çömeldi yanına. Ve o an — Hakan'ın çatalı göründü. Pantolonun arka dikişi teslim olmuş, çatal manzarası ortada. Alonso'ya bakıyorum, Alonso bana bakıyor. İkimiz de gördük. Gülmememiz lazım çünkü adam iki metre ötede. Gülüyoruz. Sessiz gülüş omuzlar titriyor, göz yaşarıyor, ses çıkmıyor.

Sahne arkası kaos. Biri kablo çekiyor, biri miksere koşuyor, Uğur Hoca sazı bırakmış hoparlöre bakıyor — bel ağrısını unutmuş, yüzünde "ben tarih mezunuyum, bu benim işim değil" ifadesi var.

O kaostan Kabil çıkıyor. Koşarak.

"Hocam! Hocam!"

Bay Aşar hâlâ çömelmiş, kablolarla uğraşıyor.

"Ne var?"

"Hoparlör niye bozuldu?"

Bay Aşar kafasını kaldırıyor. Yavaşça. Kabil'e bakıyor.

"Bozulduğu için."

"Tamam da ne yapacağız?" "Tamir edeceğiz."

"Nasıl?"

"Kabil." "Efendim."


"Sen niye buradasın?" "Sahne yardımcısıyım." "O zaman yardım et." "Ne yapayım?"

Bay Aşar doğruluyor. Yüzünde sakinlik var ama o sakinlik fazla sinirin getirisi. Cebinden bir anahtar çıkarıyor.

"Al. Motorla git. Parkın sonundaki kulübe, stüdyo orada. Yedek kablo var, getir."

"Motor nerede?" "Heykelin arkasında."

Kabil anahtarı alıyor, koşarak gidiyor.

Alonso bana bakıyor. Yüzünde tuhaf bir ifade var. "Kulübe," diyorum.

"Motor," diyor. "Manifestondaki." "Evet."

Bir dakika geçiyor. Uzaktan motor sesi, sonra sessizlik. Sonra Bay Aşar'ın telefonu çalıyor. Hoparlörde — yani herkes duyuyor.

"Hocam, kulübe kilitli!"

"Anahtarı Fatma Hanım'da. Evinde." "Fatma Hanım nerede?"

"Evinde dedim ya. Git al."


"Adres ne?"

"Parkın arkasındaki sarı bina, üçüncü kat."

Kabil kapatıyor. Bay Aşar telefonu cebine koyuyor. İki dakika sonra telefon yine çalıyor.

"Fatma Hanım evde yok!" "Kapıcıda yedek anahtar var." "Kapıcı yok!"

"Nasıl yok?"

"Kapıcı dairesi kapalı, kimse yok!"

Bay Aşar'ın yüzü kızarıyor. Beyaz takım elbiseyle kırmızı yüz — bayrak gibi.

Telefon kapanıyor. Alonso manifestosunu açıyor. Altıncı maddeyi gösteriyor bana:

"Kulübe onu çağıracak, ev onu bağıracak, motor onu bulacak."

Bakıyoruz birbirimize.

"Havadar olan şeyler insanı yerden keser," diyorum. "Yerden kesilen insan göğe yakınlaşır," diyor Alonso. "Göğe yakınlaşan insan artık koşmaz."

"Süzülür."

Uzaktan bir motor sesi geliyor.

Alonso bana bakıyor ama bildiğin bakmıyor. O bakış var yüzünde, o "söylemiştim ama söylememe gerek yok çünkü


ikimiz de biliyoruz" bakışı.

Gözlerimi kısıyorum. Dudaklarımı sıkıyorum. Burnumdan soluyorum.

"Siktir ulan Alonso!"