Fesli Kovboy
DENEMELER
Abdullah Kani
2/23/20256 min read
Masam, tarihin birbiriyle kavga ettiği bir savaş alanı gibiydi. Kitap yığınları, kahve lekeli sayfalar ve fosforlu kalemlerle çizilmiş notlar arasında boğuluyordum. Zihnim, tez konumun gürültülü bir banka dairesine dönüşmüştü; raflarında farklı çağların kimlikleri, toz içinde birbirine bakıyordu.
Bu zihinsel boğuntudan bir anlığına kurtulmak için kendimi sokağa attım.
Pas parlak bir ışık çarpıyor gözüme. Göz kapaklarımı kapatıyor, aşağıya bakıyorum. Gözümü açtığımda kuşluk vaktinin ılıklığı yüzüme çarpıyor. Ayaklarımı ve az önce biten yağmurdan kalan çamurlu kaldırımları seçebiliyorum. Karartı yavaş yavaş kaybolup ayaklarımın altından hızla giden kaldırımların arasına sıkışıyor.
Ellerim ceplerimde yürüyorum uzunca.
Bir an yavaşlıyorum; dar kaldırımın sokak lambasına gelen kısmında, elinde telefonla durup geçmemi bekleyen deri montlu kel adama takılıyor gözüm. Bekliyorum; kocaman bir nezaket bahşedip yolu ona açıyorum — geri geri.
Fakat adam önüne bakıyor, geçmiyor.
Adama bakıyorum; güneş sanki küfür edercesine vuruyor fotonlarını adama doğru. Yol açık, adamın yüzündeki yumurta kırmış ifadesi ve somurtkan pis gözleri bana bir şey anlatıyor gibi.
Acaba bu herif benim sabrımı mı zorluyor, yahut bir engeli mi var?
Ya da acı bir haber mesajı mı aldı?
Vah vah, adamcağız dona kaldı.
Ama acı haber alsa da yüzü neden böyle?
En azından ağlar insan. Ya da insan...
İkilemde kaldığım o büyük an...
“Siktir,” deyip yola atlıyorum ve devam ediyorum, hem de arkama bile bakmadan.
Biraz sonra bir tabela görüyorum. Üzeri tozlanmış, kuş pisliğiyle dolmuş: Şapka yazıyor.
Hiç düşünmeden dalıyorum içeri.
İçerisi o kadar sıcak ki, şapkaların kokusunu kapının girişinden alabiliyorum. Biraz da yanmış tost ve fazla demlenmiş çay kokusu var; sanırım şapkacı kahvaltısını yapıyor.
Dükkan incecik, uzun ve dopdolu; raf raf şapkayla dolu.
Uzanıp bir tanesini elime alıyorum. Şapkayı incelerken arkadan bir ses duyuyorum:
“Dur! Onu alma. Kriminal apolojetik rapçilerin taktığı o seri üretim paçavrayla kendini ifade ettiğini mi sanacaksın?”
Arkamı dönüyorum.
Köşedeki deri koltuğa kurulmuş, saçı başı dağınık, pis bıyığıyla Nietzsche’yle göz göze geliyoruz.
“Yine ne diyor bu deli?” diye iç geçiriyorum, somurtkan bir ifadeyle şapkayı rafa geri koyuyorum.
Nietzsche, koltuğuna yaslanıyor, etrafı izliyor.
Ona aldırmadan birkaç adım atıyorum ve vitrindeki fesi görüyorum.
Ama bu fes kırmızı değil, siyah da değil; mor.
İmparatorluk moru.
İlgimi çekiyor.
Dikkatlice, mankenleri devirmeden mor fesi elime alıyorum.
Rafların sonundaki büyük aynalara doğru ilerlerken, omzuyla önüme set çeken biri oluyor:
“Hoop! Nereye! O ne lan öyle? Mor fes mi olur bre?”
Herifin yüzüne bakıyorum: palyaço kılıklı bir herif.
“Kim ulan bu densiz?” diyorum içimden.
Herif tekrar konuşmaya başlıyor, bozuk ve motorsal sesiyle:
“Dönmeleri sevmem…”
Lafı yarıda kalıyor, sanki bir şeyleri hatırlıyormuş gibi.
Dükkânın zilli kapı sesi geliyor.
Usulca içeri biri giriyor.
Arkama çaktırmadan göz atıyorum; gelen kişi fesli. Üzerinde pantolon ve mavi kravat var. İncecik sesiyle sesleniyor:
“Padişahım çok yaşa!”
Önümdeki palyaço kılıklı herif, kalın ve hırıltılı sesini temizleyip elindeki mor fesi başına takıyor, elini havaya kaldırıp “Gel” işareti yapıyor.
Kravatlı adam dar koridordan geçerek yanına sokuluyor. Aralarında kısık sesle konuşuyorlar.
Aradan sıyrılıyorum, şükür.
Arka raflara doğru ilerliyorum.
Nietzsche, deri koltuğa uzanmış, horluyor.
Dükkanın ebedi sessizliği benim de uykumu getiriyor. Esniyorum sık sık.
Sessiz adımlarla arka rafa geçiyorum. Gözüme direkt bir fötr şapka çarpıyor.
Elimi atınca içinden bir beyaz eldiven düşüyor.
Tam yere eğileceğim, biri elini atıp eldiveni alıyor.
Bir anda ürkünce, eliyle “sakin” işareti yapıyor.
Şaşkınlıkla ona bakıyorum.
Apar topar eldivenleri giyip şapkayı elimden alıyor, başına takıyor.
Yakasından buruşuk bir kâğıt çıkartıp bana gösteriyor. Kâğıtta bir resim: Charlie Chaplin.
Yüzümü ekşitip herifin yüzüne bakıyorum.
“Mussolini’ye daha çok benziyorsun,” diyorum.
Ama içimden değil, sesli.
Kaçırdığım bu cümleler şansıma da bağlı; beni duymadan, ön raflardan gelen gürültüye yöneliyor adam.
Neyse ki şanslıyım.
O an yukarıda yanan spotlar çekiyor dikkatimi.
Bir tanesi sönmüş; zamanı geçmiş ya da bozulmuş olmalı.
Raflarda göz gezdirirken bir kovboy şapkası alıyorum elime.
Gayet ağır ve leş gibi kokuyor.
Kafama ilk defa rahatça takabiliyorum.
Şükür ki kimse yok etrafta.
İlerideki aynaya yaklaşıyorum.
Silüetim gözüküyor ama daha yakından bakmak istiyorum.
Ayna, odanın sonunda ve tüm rafların birleştiği noktada.
Birkaç adım atıyorum.
Gözlerimi kısıp aynaya bakıyorum ama bulanık bir görüntü var.
Bir an inceliyorum kendimi.
Sonra yüksek bir ses:
“Mor! Ulan!”
“Ulan,” diyorum, “yine rahat vermeyecekler bana…”
Soluma bakıyorum; Mussolini, palyaço kılıklı herifin (II. Mahmud’un) kafasındaki mor fesi almış, sinirli bir şekilde hararetle tartışmakta.
Kravatlı adam ise tam önünde, sanki onu korur gibi.
“Durun!” diyorum. “Azıcık sessiz olur musunuz? Şurada şapka deneyeceğim.”
Bir an sessizlik oluyor.
Aynaya dönüyorum. Kovboy şapkası kafama büyük geliyor ama o kadar beğeniyorum ki bırakmak istemiyorum.
“Olsun,” diyorum, “böyle de güzel.”
O an tekrar bir gürültü:
“Mor asildir! Sadece soylular giyebilir!”
“Ne! Sen beni soysuz mu sandın it oğlu it! Muzaffer, söyle ulan ben kimim şu densize!”
Kravatlı adam boğazını temizler, çatallaşan ince sesiyle göğsünü gerer:
“Oğlu Sultan III. Selim’in pâdişâh-ı azizi… Devlet-i Aliyye’nin hükmdarı… Sultan II. Mahmud Han!”
Mussolini anlamsız bir ifadeyle ellerini iki yana açar:
“Sadece Roma İmparatorluğu’nda geçerlidir!”
Tekrar birbirlerine girerler.
Bir anlık sinirle bağırırım:
“SUSUN LAN! Mussolini! Muzaffer, sen de kes lan! HERKES İSTEDİĞİNİ GİYER!”
Palyaço kılıklı herif sinirlenir:
“Ne! Hiç kimse benden izinsiz istediğini giyemez!”
Mussolini de:
“Hepinizi tutuklatırım, hem de hepinizi!”
Biraz kakofoni sonrası kavgayı ayırırım.
Kravatlı herif, II. Mahmud’la beraber dükkândan çıkar.
Mussolini de “Çişim geldi…” deyip WC’nin yolunu tutar.
Bense artık şapka hevesim kalmadığı için kovboy şapkasını rafa koyarım ve kapının yolunu tutarım.
Çıkmadan önce Nietzsche gelir aklıma.
Mussolini’ye benzeyen herifi ona göstersem acaba o da güler mi diye iç geçiririm.
Sonra aklıma gelir:
Tabi nereden bilecek olan Allah’ın bıyıklısı Mussolini’yi?
Gözüm, eskimiş ve rahat gibi gözüken deri koltuğa takılır.
Allah Allah?
Gayet tabii, Nietzsche’nin yerinde yeller esmektedir.
Fazla karıştırmamak mukabilinden elimi kapı koluna atarım; arkadan yaşlı bir ses gelir:
“Genç adam, kovboy şapkasını beğendiysen indirim yapayım.”
Arkamı dönerim.
Dükkân sahibi tipindeki yaşlı adama:
“Sağ olun, vazgeçtim,” derim.
Adam:
“Dükkânım saatlerdir boş. Yarım saat önce geldiğinizi gördüm. Aşağıda kahvaltı yapıyordum. Çıktığımda kovboy şapkasını bırakmış çıkıyordunuz. Eğer çok beğendiyseniz, lütfen size özel indirim yapacağım.”
“Sağ olun, yeterince baktım. Bir dahakine söz, geleceğim!”
Epey saygılı şapka satıcısına, asla tutmayacağım salakça bir söz verip dükkândan çıkıp eve doğru yürümeye başladım.
Kaldırımlara bakarak ilerlerken önüme biri çıktı.
Dar kaldırımların arasındaki geçit beni yine yolumdan etmişti.
Kel herifin kafa tasından yansıyan ışık gözüme çarpınca aklıma o haylaz fikir geldi;
arkasından kel kafasına bir şaplak indiriverdim.
Adeta içim ferahlamıştı.
Herif başını huzursuzca kaldırarak arkasını döndü, bana baktı.
Ben herife baktım, o bana baktı.
Sonra kafasını bir sağa bir sola hızlı şekilde sallayarak ve gözünü eğrilterek “Ne oluyor yani?” bakışı attı.
Ben de aynı bakışı attım.
Herif bu tepkiyi beklemiyordu zannımca.
Elindeki telefon çalmaya başladı, aldırış etmeden kulağına götürdü ve salınarak yürüyüp gitti.
O an anladım ki bazen şapkasız olmak, sandığımdan daha hafif hissettiriyordu.

