Elitizmin Dayanılmaz Grupsal Müsameresi

"Hepimiz birer oyuncuyuz; herkesin bir girişi, bir de çıkışı var." — William Shakespeare

DENEMELER

Abdullah Kani

6/23/20267 min read

Milattan sonra bilmem kaçıncı yüzyılda, ergenlik sivilceleriyle bezenmiş gladyatörlerin arenaya sürüldüğü o tuhaf çağdayız. Arena dediğim, tahta sıralarla döşenmiş, oksijensiz bir bekleyiş salonu. O logolu kapıdan içeri ilk itildiğimizde, hiçbir şey bilmediğimizden bile habersiz, mutlu ve kusursuz cahillerdik. Sonra buranın kuralı

işlemeye başladı. Hayatta kalmalısın. Beklenti şu: "Bu çocuklar pişecek, bilgeleşecek!" Oysa üstümüze boca edilen onca bilginin altında beynimiz öylesine uyuştu ki, bekleme salonunun o havasızlığında kendimizi İlhan nam hocanın portresine bakarken bulduk; neyse ki sonunda "gelişmiş ve donanımlı birer cahil" olarak sokağa salınmaya hazırlanıyoruz.

Ama her şey, her sabah, baştan başlardı. Gün yine doğuyor, sisli sanayinin üstünden süzülüp İnegöl'ün içine doluyor; kasaba esniyor, ben esniyorum, ikimiz de bu sabaha hiç ama hiç gönüllü değiliz. Birkaç kaldırım, birkaç tabela, derken okulun kapısı.

Okulun bahçesinde iki söğüt — biri ötekine usulca eğilmiş, sanki biri sınavı kazanmış da öbürünü avutuyor. Birkaç çalı, birkaç gül, boyası çoktan uçmuş birkaç çizgi ve hâlâ "ben sahayım" diye direten bir düzlük. Bir de Erdem'in basket topu sahibinden hevesli, köşede pas bekler. Badminton raketim geçen sene çatıya kaçtı, bir daha da inmedi. Üzgünüm Fırat hocam; o raket artık bize değil, çatıdaki güvercinlere kaldı.

Servis arabaları homurdana homurdana yanaşır, içlerinden yarı uykulu bir kalabalık dökülür. Derken son servis durur, kapısı iç çekerek açılır ve o iner. Önce şapkası görünür, sonra sahibi. Hafif balık etli, polo yakası ütülü, kolunda el çantası, ayağında namuslu birer yerli ayakkabı, üstünde başında ne varsa yerli yerinde — kasabaya değil de bir kongreye gelmiş gibi şık. Pek meşhur bir söz vardır: kıtaları sarsan adamlar hep o "bir karış fazlası

neye yarar" denen ölçüdedir. Napolyon Avrupa'yı bir başına dize getirirken kimse boyuna bakmamıştır; bizimki de o avludan içeri, aynı imparator edasıyla, başı dimdik süzülür — eksik olan sadece at, bir de Avrupa'dır.

Sonra başlar idare etmeye. Şuradaki sürüye bir el işareti: siz o yana. Sıralanamayan iki mahluka bir bakış — laf değil, bakış; o bakıştan sonra ikisi de hizaya geçer. Geç kalmış birine ise cebinden çıkarmadığı, sadece varlığını hatırlattığı görünmez bir saat gösterir. Avlunun o sabah curcunası, o iki dakika içinde, bir orkestra şefinin sopası değdiğinde susan salon gibi yavaşça düzene girer. Bir yandan da mühim devlet meselelerini avucuna sığan,

yarısı telefon yarısı kâhin o aletle usulünce halletmektedir. Maharet o ki, böyle bir adam bir idarede bulunsa o idare asla ve kat'a yıkılmaz: kulağında telefon, bir yandan devleti çekip çevirir, bir yandan Cengiz Han'ın süresi geçmiş telafi sınavını yerleştirir — işte ustalık da budur.

Derken o buyruk yankılanır: haydi sıralansın bakalım, sakallılar, makyajlılar! Zira burada herkes bir gecede büyümüş, çocukluğunu sıranın altına saklamıştır. Ve sabahın bu en ayık, en acımasız saatinde, daha zil

çalmadan, içimden bir ses belki o gladyatör çağından kalma, belki duvardaki İlhan'ın portresinden sızan o ses

usulca sorar: siz bu sirke neden geldiniz?

İçerisi mi? İçerisi, kâğıt üstünde her şeyiyle tam bir okuldur. Müzik odası vardır kilitli. İçinde, var olmayan enstrümanların tozlandığı söylenir; kapısı yılda bir, o da yanlışlıkla açılır. Tenise benzer bir şeyler vardır,

raketimsi, filemsi, ama hiçbiri muntazam değildir. Bahçe vardır, bahçeye benzemez; sınıflar vardır, sınıfa benzemez sıralar birbirine yapışık, sandalyeler birbirinin kardeşi, hepsi aynı anaç kalıptan doğmuş yeni kardeşler. Her sınıfta bir projeksiyon asılıdır; vazifesi çalışmak değil, asılı durmaktır — bizi teknolojiye

bağladığını hatırlatması yeter, çalışması şart değildir.

Beyaz tahtada hocanın kaleminin mürekkebi biter ya, işte o an okulun en dramatik anıdır: hoca o boş kaleme şaşkın şaşkın bakar, biz ise için için seviniriz zira kalem dolduruluncaya kadar geçecek o iki dakika, bizim kazanılmış hürriyetimizdir.

İdare katı bir başka âlemdir; girince kendinizi 2100'lerden kalma bir Sovyet dairesinde, sözde modernist bir mimari sergisinin tam ortasında sanırsınız — aynı soğuk koridor, aynı logolu kapılar, aynı "burada mühim işler


dönüyor" havası. Toplantı odalarında devletin bekası tartışılır gibi gizli meseleler konuşulur; ne konuşulduğunu kimse bilmez, ama mutlaka mühimdir.

Kıyafet deneme odasında, nedense, kasklar durur ne de olsa emanet, emanete toz kondurulmaz. Okulun tek

reviri ufacık bir ecza dolabından ibarettir: içinde, anladığım kadarıyla yalnızca insan ölünce tıkamak için konmuş pamuklar, karnı ağrıyana bir sedye, ve asıl mucize — sabah ayılamayanlar için bir çay ocağı. Yani revir tedavi

etmez, ya uyandırır ya uğurlar.

Ama bir konuda iddialıyızdır, bunu herkes bilir: bizim okulun yemekleri güzeldir. O kadar güzeldir ki, müdürler toplantısı sırf bu yüzden döne dolaşa bizim okulda yapılır; memlekette çözülmeyi bekleyen onca mesele varken, masaya konan şey galiba pilavdır. Yemekhane en altta olduğundan, öğleye doğru o gün ne çıkacağını kokusundan bilirsiniz — merdiven sizin menünüzdür.

Kantinde arabesk çalar, kantinci abi sesi sonuna kadar açar; önünden geçerken ya da sırada beklerken,

istemeseniz de hayatı sorgulamaya başlarsınız. Öğretmenler arkadaki kulübemsi yerde sıra sıra dizilip içer, dumanı da nedense hep bizim sınıfa dolar — onlar dinlenir, biz tütsüleniriz.

Bahçede temizlik çalışması hiç eksik olmaz; öyle ki, öğrenmeye gelmeyenler bile bir süpürge kapıp etrafı seve seve temizler — burada öğrenmek zor, ama süpürmek gönüllüdür. Asansör ise düpedüz bir statüdür: yalnızca öğretmenler ve sakatlar biner. Haklılar da; herkes binse elektrik masrafı çıkar, oysa okulumuz tasarrufu pek sever — o kadar sever ki, kaloriferler çoğu zaman bizden de tasarruf eder.

Merdivenlerden inerken burnunuza bir yanık kokusu çarparsa sakın korkmayın, yangın filan değildir: o, okulumuzun medar-ı iftiharı Aleddin hocamızın kokusudur. Kendisi ahşabı yakarak, oyarak fevkalade resimler yapar; o yanık kokusu ile o sıcak atmosfer, insanı tuhaf bir biçimde dinginleştirir. Öğrencilerin işleri de hep merdivenlere asılıdır, ben de her inişte çıkışta onlara bakarım — neden bilmem, ayağım oralarda yavaşlar.

En sevdiğim ise, merdivenlerin sonuna doğru köşede asılı, Neşet Ertaş'a benzeyen bir tablodur. Her sabah ona selam verirdim. Bazen selamımı alır, bazen uyanmaz olurdu; ama ben hiç ihmal etmez, Neşet baba'ya selamımı çakardım. O köşe, bütün o "her şeyi olup hiçbir şeyi olmayan" okulda, bir tek bana ait olan yerdi.

Bizim okulda hiçbir şey yapılmayan ama çok sevilen kulüpler vardır. Aktivite saatlerinde, derslerden yorgun

çıkmış öğretmenler hevesli çocuklara bir şeyler yaptırmaya uğraşır; uğraşır, ama enerji öğrencidedir, yorgunluk hocada. Aşçılık kulübünde yapılanlar hiç değilse yenir okuldaki en somut başarı belki de budur. Fotoğrafçılık kulübünü herkes büyük bir vizyonla seçer, sonra orada saatlerce, ne çekeceğini bilmeden, beklenir. Ama hâlâ açıksa, kulüplerin en havalısı din kulübüdür: seçerseniz, Danyal hocayla bir bakmışsınız on bir Eylül'den girmiş, Fransız Devrimi'nden çıkmışsınız — orada her şey, ama her şey konuşulur, müfredat sadece bir bahanedir.

Satranç kulübüne giderseniz, bıyıklı bir adam size projeksiyondan çoban matını anlatır; köşede de birkaç sayısalcıyla oynar, yenilirsiniz — ama olsun, turnuvalar da mühimdir, kaybetmek de bir tür katılımdır.

Bir de seçimlerimiz vardır ki dillere destandır. Tıpkı koca bir memleket gibi, her yıl sandık kurulur, afişler asılır, vaatler verilir — ve her yıl aynı öğrenci, aynı güler yüzle iktidara gelir. Elit Grup topraklarında demokrasi işler de işler, sadece sonuç hep aynı çıkar; sandık değişir, afiş değişir, vaat değişir, değişmeyen tek şey kazanandır.

Biz de oy veririz, hem de gönülden; çünkü burada seçmek, sonucu değiştirmek için değil, oyunun bir parçası olmak içindir.

Derken o gün de geldi: aynı anda hem upuzun hem de göz açıp kapayana kadar geçmiş o tuhaf zamanın

sonundayız. Pilavlar son kez kazanlarda kaynıyor, son kez o kokusunu merdivenlerden yukarı salıyor. Mert hoca son kez kıstıra kıstıra reels'lerini çekiyor; vizyonu büyük, ufku geniş, öğrencilerini bir Sancho Panza sadakatiyle peşine takmış o yol gösterici. Üstat Ali Osman hoca son kez bol keseden optik form dağıtıyor, eli açık, optiği bol.

Bugün de çalıyor o bozuk hoparlörler zilleri; alt kattan yine bağırışlar geliyor, müdür yine sinirli — demek bazı şeyler biz gittikten sonra da hiç değişmeyecek. Bir ara kediler vardı, sonra onlar da gitti; belki onlar da sınavı geçip büyük şehre taşındı. Bugün okuldaki son günümüz gençler. Çalışmayan sabunluğa bile selam verdim — dört yıldır sabun vermedi, ama alışmışız işte, küsemiyor insan.


Uzun saatler geçirdiğimiz sınıflar. Oturduğum sıra. Merdivenlerden iniyorum tıkır tıkır ve o tuhaf an çöküyor üstüme: herkes mi tanıdık çıkar şimdi? Tablolardaki yüzler, arkadaşlar, öğretmenler... hepsinin siması, bugün,

bana bir şey söylüyor. Dört yıl boyunca duvarda asılı duran o yüzler, ben tam giderken konuşmaya karar vermiş gibi.

Köşedeki Neşet baba'ya son selamımı veriyorum. Bu sefer uyanık; bu sefer selamımı aldığına yemin edebilirim.

Ve işte tam ben çıkarken, o biten şeyin tam üstüne, simülasyon yeniden kuruluyor. Ali Osman hoca kravatını çıkarıyor, boğazını temizliyor. Ayberk amca yeni kâğıtları getirmiş, dağıtmaya hazırlanıyor. Öbür hocalar

kendilerine birer çeki düzen veriyor. Sahne hazır, perde kalkmak üzere, oyuncular yerinde. Ve o ses, o hep duyduğumuz ses, bir kez daha yankılanıyor:

"Hazır mısınız — yeni gelenler için, baştan, bu müsamereye!"

© 2026. All rights reserved.