Bay Aşar
"Benlik bir şey yok! Herif öyle yazmış..."
DENEMELER
Abdullah Kani
4/25/202613 min read
Cephede
Bugün cumartesi.
Aklımda deli sorular: Nasıl atom bombası yapıp Amerika'ya atabilirsiniz?
Gayet tabii, ölmeden önce yapmanız gerekmektedir.
Bir ses…
Göğe baktım. Bulutlar kan ve barut kokusuna bulanmış, üzerimize çökmekteydi. Sanki gökyüzünün kendisi yaralanmış, bizden medet umuyordu — halbuki biz siperin dibinde, medet umacak halimiz kalmamış üç buçuk kişiydik.
Yaşlı komutan bağırdı:
— Buradan sağ çıkalım, hepinize bira ısmarlayacağım!
Bu cümle, tarihte bir komutanın askerlerine verebileceği en dürüst motivasyon konuşmasıydı. Vatan, millet, bayrak falan değil. Bira. Soğuk, köpüklü, dürüst bir bira.
Siperdeki topraklar titriyordu. Bu titreşim yakınlardaki tankların motorlarından geliyordu — ya da toprağın kendisi korkudan titriyordu, emin olamadım. Siper duvarındaki bir çatlaktan akan siyah ve kırmızı karışımlı bir sıvı, lağım borusu misali ölenlerin son çığlıklarını taşıyordu. Kokusunu tarif etmeyeceğim; bazı şeyler edebiyatın sınırlarını aşar, bazı kokular da öyle.
Bir ses duyuldu. Uzaktan, rüzgârın arasından:
— Savaş y...
Ne dediği anlaşılmıyordu. Rüzgâr mı yuttu sesin gerisini, yoksa söyleyen mi vazgeçti — belli değil.
Komutan bağırdı:
— Süngü tak!
Askerler büyük bir hışımla sıçradılar. O hışım ki, içinde hem cesaret vardı hem de "bir an önce bitsin şu rezalet" duygusu.
Tam o anda —
BOM!
Uçaktan bırakılan bir bomba tam önümde patladı.
Kulaklarım duymaz halde. Gözlerim dumandan başka bir şey seçemiyor. Ağzımda toprak, burnumda barut, kafamda tek bir düşünce: derhal buradan çıkmalı ve bu savaşı bırakmalıyım. Ama nereye? Savaştan istifa eden adam nereye gider? İnsan kaynakları mı var cephede?
Yine o ses:
— Savaş y...
Sese doğru koştum. Kim var orada! Taşa çarptım, sendeldim, bir çukuru atladım, bir cesedi — Allah rahmet eylesin — aştım.
Toz bulutunu geçtiğimde durdum.
Bir köşede, sanki Bebek sahilindeki bir kafede oturur gibi, bacak bacak üstüne atmış bir adam. Denizci subayı kıyafeti üzerinde — tertemiz, ütülü, kolalı. Elinde sigara. Dumanını öyle bir savuruyordu ki, savaşın ortasında bir estetik manifestosu yayınlıyordu sanki.
Adama baktım.
Adam bana baktı.
Sigarasından bir nefes daha çekti, dumanı burnundan iki eşit sütun halinde çıkardı ve şöyle dedi:
— Savaş, yüksek oktavlı, gayet boktan bir şeydir.
Bir an düşündüm. Oktav mı? Bu adam cephede müzik terminolojisi mi kullanıyor? Kim bu? Neden bu kadar temiz? Neden bu kadar sakin? Ve en önemlisi — haklı mıydı?
Tam cevap verecektim ki bir kapı açılış sesi duyuldu.
Kafamı kaldırdım.
Müzik okulunun bekleme salonundaydım.
Televizyonda bir savaş filmi oynuyordu — müziği o kadar gürültülü çalıyordu ki beni sipere kadar götürmüştü. Koltuğun üzerinde öylece oturmuş, elimdeki saplı güllü kitabı sımsıkı kavramış, gözlerimi televizyona dikmiş, ağzım yarı açık, muhtemelen son derece zeki görünmeyen bir ifadeyle orada kalmışım.
Kitabı masaya attım. Kapıya döndüm.
Dışarıdan ayak sesleri geliyordu. Birileri içeri giriyordu.
— Nihayet, dedim ve kalktım.
Birkaç yamuk adım sonra üzerinde "MÜDÜR" yazan bir kapının önündeydim. Kapıyı tıklattım — içeriden bir ses gelmedi ama kapı zaten aralıktı. İttim. Girdim.
İçeride: bir masa. Masanın önünde sandalyeler. Sağ tarafta bir dolap — içinde saklanan toz kahve, dosyalanmayı haftalardır bekleyen kâğıtlar, bir de muhtemelen 2003'ten kalma bir fincan. Masanın üzerinde çeşitli büro malzemeleri; zımba, delgeç, üç tane tükenmiş kalem ve bir tane çalışan ama mürekkebi azalmış olan dördüncü kalem.
Ve karşımda bir adam oturuyordu.
Üzerinde asker üniforması vardı — ama üniformanın altından kıpkırmızı bir gömlek fışkırıyordu. Sanki üniformayı bir kostüm partisine gider gibi giymişti. Ya da kırmızı gömleği bir isyan olarak taşıyordu, belli değil.
Gözlerini kısarak baktı bana. Eliyle, "otur" anlamında mı "defol" anlamında mı olduğu belirsiz bir hareket yaptı.
Oturdum.
— Ders... Bay Aşar ile... Ne zaman başlayacak?
Sormaya kalkmadan, asker kılıklı müdür konuştu:
— İsrail...
Yüzünde garip bir ciddiyet vardı. Sanki Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde söz almış da ben delegeymişim.
— İsrail, son zamanlarda bu apolitik hareketlerle neyi amaçlıyor, biliyor musun?
Bilmiyordum. Daha doğrusu, piyano dersi için gelmiş bir insanın bilmesi gereken bir şey miydi bu? Ama adam o kadar ciddi soruyordu ki, bilmemek ayıp olacaktı.
O anda bana doğru kafasını uzattı — bir sır paylaşacak gibi — tam o sırada masadan bir şey yere düştü.
— Ah! Kahretsin!
Yere eğildi. Yerden tesbihi aldı, masaya sertçe koydu. Tespih taneleri küçük bir protesto mitingi gibi zangırdadı.
— Napolyon'dan beri Mısırlıların kanı bozuk. O da bir firavundu zaten...
İçimden dedim ki: ne diyor bu adam? Ben şu an neredeyim? Eski bir Sovyet bürosunda dünyanın geleceğini tartışan bir subayla mı muhatap oluyorum, yoksa bir müzik okulu müdürüyle mi? Duvarlardan Kızılordu marşı mı yankılanıyor yoksa piyano etüdü mü?
— A evet... dedim adama bakarak, sanki Napolyon'dan beri Mısırlıların kanının bozuk olması hayatımda duyduğum en mantıklı şeymiş gibi başımı salladım.
— Şey... Bizim ders vardı ama...
Bir anda yüzü değişti. Subaylıktan bürokrasiye geçiş yaptı. Bürokratik bir ifadeyle sordu:
— Kimle?
— Bay Aşar ile.
— Maalesef... Kendisi çok yoğun bu aralar, başka işlerle uğraşıyor. İsterseniz siz bekleyin, ben bir konuşayım.
— Bay Aşar beni tanır. Ona geldiğimi haber verin.
— Tamam, bir dakika.
Telefonunu çıkardı, birini aradı. Ahizeyi kulağına götürdü ama telefon öyle bir ses veriyordu ki odadaki herkes — yani ben — her kelimeyi duyabiliyordu. Gizlilik sıfır. Mahremiyet eksi bir.
— Alo, dersin bitti mi?
Ahizeden gelen ses o kadar yüksekti ki sandalyem titredi:
— Bitti bitti!
— Tamam. Şu küçük... sazı kıran veledin babası var ya...
— Eveeet?
— Bize dandik mal sattınız diyor.
— Vay şerefsiz, vaaay!
— Neyse, ben gereken cevabı verdim. Şu an onu bir gulag'a götürüyorlar.
Bir sessizlik oldu.
— ...Gulag mı?
— ...
— Alo? İyi misin? Gulag ne demek?
— Şey... Her neyse. Biri geldi, seni soruyor.
— Kim?
Müdür bana baktı. Beni süzdü. Bir sanat eseri gibi değil, bir şüpheli gibi süzdü. Sonra ahizeye döndü:
— Geleceğe Dönüş filmindeki çocuğa benziyor.
— Hee, tamam. Barış Banço sınıfına gönder.
— Tamam, hadi görüşürüz.
— Gör—
Telefonu kapattı. Hiçbir şeyi duymadığımı zannettiği o sahte diplomatik yüz ifadesini takındı, bana döndü ve resmî bir edayla:
— Evet, Aşar Bey sizi bekliyor. Barış Manço sınıfında.
Ayağa kalktım. Nezaketen elimi uzattım. Adam boş bulunup o da ayağa kalkar gibi oldu — tam o anda yüzünden bir acı dalgası geçti, belini tuttu ve sandalyeye geri çöktü.
— İyi misiniz?
— L4-L5, dedi. Sanki bir şifre söylüyordu. Askerî bir koordinat. Bir mayın tarlasının kodu.
Ben de tıp fakültesi mezunu olmadığım için ne diyeceğimi bilemedim. "Eyvallah" der gibi bir yüz ifadesi yaptım ve derhal odadan çıktım.
Koridorda yürürken yanımdan bir adam geçti. Durdu. Döndü. Selam verdi. Tanımıyordum ama tanımıyorsanız da selam alırsınız — bu bir müzik okulu, konservatuar değil, kurallar esnek.
Selam verdim.
Adam yoluna devam etti. Ben yoluma devam ettim. İkimiz de birbirimizi bir daha asla görmeyecekmişiz gibi yürüdük — ki muhtemelen öyle olacaktı.
Nihayet.
Kapıyı araladım. Barış Manço Sınıfı. İçeride, piyanonun önünde, Bay Aşar beni bekliyordu.
— Gel canım, dedi.
İçeri girdim. Selam verdim. Ceketimi pencerenin önündeki askılığa astım — her cumartesi yaptığım gibi, bir ritüel, bir ayin, neredeyse kutsal bir hareket. Piyanonun önündeki her zamanki koltuğuma oturdum.
Solumdaki koltukta oturan Bay Aşar ayağa kalktı. Dolaba yürüdü. Nota kâğıtlarını karıştırdı — aradı, bulamadı, tekrar aradı, bir tanesini çekti, altındakiler devrildi, onları düzeltti, tekrar baktı, buldu.
Getirdi. Piyanonun önüne koydu.
Bay Aşar, pantolon ütüsüyle adam kesebileceğiniz, kravat düğümündeki klasıyla insanı faniyattan soğutan, yürüyen bir fiyaka cumhuriyetidir. O, sadece iyi giyimli bir hoca değil; nerede ne yapacağını, kime hangi frekanstan gireceğini bilen bir maestro, bir nevi estetik anarşistidir!
Öyle asimetrik, şirazesi öyle tatlı kaymış bir kafası vardır ki; bir yandan eskimiş tüplü televizyonunda Atari tabancasıyla pır pır uçan ördekleri vururken, boşta kalan diğer eliyle kanun çalar, farklı müzik aletleri yapar. Adam mermi değiştirir gibi sıfırdan müzik aleti doğurtur!
Müzik dediğin şey onun elinde oyuncak hamurudur. Bir ayağı Batı'nın o steril, papyonlu senfonilerinde gezinirken, öteki ayağı Doğu'nun isyankâr makamlarındadır; velhasıl her iki yakanın da içinden geçer, melodileri otobana çevirir. Oturup Hans Zimmer'in o milyon dolarlık, yeri göğü inleten olağanüstü parçalarını dinler... Dinlerken yüzünde öyle bir ifade olur ki, sanırsın bakkalın veresiye defterini inceliyor. O devasa senfonik dinamikleri laboratuvar faresi gibi tek tek ayırır, analiz eder ve o eşsiz, o yüce gönüllü kibriyle mırıldanır: "Bak… mi kullanıyor pezevenk!"
Sonra döner, sırf o yüce gönüllülüğünden o Hollywood fiyakasını alır, bizim Nihavend'in, Hicaz'ın damarına öyle bir enjekte eder ki; Batı'nın o kaskatı matematiğiyle Türk müziğinin ruhunu aynı potada eritiverir. Sen "Ne oluyor?" diyemeden, o çoktan iki kültürün içinden geçip sana bir de kanunla taksim savurmuştur.
Kıyamet kopsa paniklemek yerine ceketinin düğmesini ilikleyip mahşer atlılarına, "Beyler, bu gürültüyle o makama girilmez, desibeli düşürün," diyecek kadar duruma hâkimdir. Velhasıl, huzuruna çıktığınızda omurganızın kendiliğinden hizaya geldiği, bu çiğ dünyanın ortasında kalmış en jilet, en nev-i şahsına münhasır virtüözdür o.
O an önüme koyduğu kâğıda baktım.
Şimdi burada bir itirafta bulunmam gerekiyor. Geçen hafta Moonlight Sonat çalıyordum. Bu hafta önüme konan kâğıtta ise bambaşka notalar var. Bu iki olasılıktan biriydi: ya Bay Aşar geçen haftayı unutmuştu, ya da ben yanlış hatırlıyordum. Her iki durumda da ses çıkarmamak en doğrusuydu. Çünkü bir keresinde — yine böyle bir cumartesi — bir parçanın tam ortasındayken, ertesi hafta geldiğimde önüme yepyeni bir kâğıt koymuştu. Ses etmedim. Onu da öğrendim. Ondan öncekini de öğrendim. Ondan öncekini de. Bu sayede sadece parçaların girişlerini bildiğim, muhteşem bir repertuvarım oluştu. Çok çeşitlidir. Hiçbiri bitmemiştir.
Parçanın bir önemi yok, Bay Aşar'ın dersindesiniz! Neyse.
Moonlight Sonat'ın bildiğim kısmını çalmaya başladım. O meşhur üç nota — tantan tan, tantan tan — parmakların altından akıyor, ben de kendimi biraz piyanist gibi hissediyorum. Birkaç ölçü sonra durdum. Bay Aşar'a döndüm ve:
— Bu kadar biliyorum.
Bu cümle, bir öğrencinin hocasına söyleyebileceği en terbiyesiz, en dürüst ve en cesur cümledir. "Bu kadar biliyorum" demek, aslında "bundan ötesini öğrenmeye üşendim" demektir — ama bunu akademik bir kılıfa sokmuş olursunuz.
Bay Aşar hiç bozuntuya vermedi. Elindeki çubukla nota kâğıdını gösterdi.
Baktım kâğıda.
O da baktı kâğıda.
İkimiz de kâğıda bakıyoruz. Kâğıt bize bakamıyor çünkü kâğıt, ama bakabilseydi muhtemelen ikimize de "ne bakıyorsunuz" derdi.
Bay Aşar gözlerini biraz kıstı:
— La basacaksın. İki elde. Sonra si natural. Sonra mi.
Dediği gibi yaptım. La bastım, iki elde. Si natural bastım. Mi bastım.
— Hayır! Mi natural!
Durdum. İçimden bir fırtına kopuyordu. Nasıl yani "mi natural"? Az önce si derken neden sadece "si" demeyip "si natural" dediniz? Si'nin natural olduğunu belirtme ihtiyacı duydunuz ama mi'nin de natural olacağını ben telepatiyle mi anlayacaktım? Bu tutarsızlığın bir açıklaması var mı, yoksa manyak Beethoven parçanın girişinde bir yerlerde re diyez yahut re'li bir şeyler yapıp mi bemol deme salaklığından yırtmış olabilir mi!
Denileni uyguladım.
— Heh...
Bu "heh" Bay Aşar'ın onay sesiydi. Tam bir onay değil, yarım onay. "Fena değil ama daha çok var" anlamında bir heh.
— Şimdi çift la basacaksın.
Bastım.
— Bir yandan la, bir yandan si.
Bastım.
— O si değil.
Durdum. Parmağım tuşun üzerinde dondu.
— Ne? Hangi si? Burada gözle görünen başka bir si yok ki...
Bay Aşar çubuğunu kaldırdı ve piyanonun diğer ucundaki bir tuşu işaret etti. Öyle bir uzaktaki bir tuş ki, oraya basmak için ya kollarımın iki katı uzunlukta olması lazımdı ya da piyanonun üzerine yatmam.
Bay Aşar'a "ulan buna nasıl basacağız" anlamında baktım. Yüzümde acı, şaşkınlık ve hafif bir isyan vardı.
Güldü. Gözlerinin kenarındaki kırışıklar derinleşti ve şöyle dedi:
— Benlik bir şey yok. Adam öyle yazmış.
"Adam" derken Beethoven'dan bahsediyordu. Ludwig van Beethoven. İki yüz küsur yıl önce yaşamış bir dâhi, şu an benim parmaklarımın kısalığından dolayı suçlanıyordu. Güldüm. Bir şekilde o si'ye de bastık.
Bir an durdum. Ellerimi dizlerime koydum ve şöyle dedim:
— Neden bu parçada o uzaktaki si'yi kullanıyor? Ve neden şu saçma bemollere ihtiyacımız var? Ne güzel, natural de mis gibi geliyor kulağa. Bemolsüz dünya ne güzel bir yer olurdu...
Bay Aşar güldü. Gözlüklerini düzeltti — o her şeyi bilen insanların yaptığı gözlük düzeltme hareketi, yavaş ve kasıtlı.
Yüzüne döndüm. Yorulmuş gözleri bana bakıyordu. Saçları biraz bakımsız, arkadan bağlı. Yüzünden bilgelik akıyordu — ama zoraki bir bilgelik değil, yılların ve tuşların ve notaların ve muhtemelen yüzlerce benim gibi öğrencinin biriktirdiği bir bilgelik.
Duvara baktı. Duvarda üç adamın olduğu bir resim vardı. Eliyle resmi gösterdi:
— Şuradaki herifleri tanıyor musun?
Resme baktım. Birkaç kez görmüştüm.
— Mozart, Beethoven ve Chopin.
— Bak, dedi Bay Aşar ve sandalyesinde arkasına yaslandı. Gözleri resimden ayrılmıyordu.
— Eğer bir gün onların zamanında yaşasaydım — ben de hep bunu düşünürdüm. Deli ulan bu adamlar. Piyanonun başında öyle çok zaman geçirirler ki... Doğuştan bu aletle ilgileri var bunların.
Bir nefes aldı.
— Onların zamanında otursaydım eğer... Mozart, Beethoven ve Chopin'le... Mozart'a sorardım, niçin bu bemoller diye?
Durdu. Gülümsedi.
— Mozart tabi kafa adam. "Siktir et, sen bemolsüz çal be abim" derdi büyük ihtimalle.
— Sonra?
— Sonra ben de derdim ki, "bir kez çal da göreyim şu Türk Marşı'nı." Bir gururlanırdım herhalde... Tabi Chopin bizi izlerken hayretle bakardı — o biraz genç kalıyor grupta.
Döndüm ve Bay Aşar'a baktım:
— Peki ya Beethoven?
Bay Aşar'ın yüzünde komik bir ifade belirdi — komedyenlerin espriyi patlatmadan önceki o kutsal duraklaması — ve dedi ki:
— Muhtemelen... Beethoven bir bok duyamazdı.
Bir anda güldük. İkimiz birden. Ben güldüm, o güldü, muhtemelen duvardaki resimde Chopin de güldü, Mozart kesin güldü — Beethoven duymadı tabi ama olsun.
Zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyordum.
Parçayı çaldıkça öğrendiklerimi unuttuğumu zannediyordum — parmaklar bir ölçü ileri gidiyor, beyin iki ölçü geri kalıyor, bir kaos ama düzenli bir kaos. Müzik böyle bir şey belki de: kontrollü bir çaresizlik.
O sırada Bay Aşar bir şey söyledi:
— Zaman çok hızlı geçiyor...
Döndüm. Sevdiğim konudan bahsetmişti. Zamanla benim aramda eski ve karmaşık bir ilişki vardır — seviyorum ama güvenmiyorum.
— Evet, değil mi? Geçen hafta, aynı gün, aynı saatte, burada oturuyordum. Ve şimdi yine buradayım. Arada bir hafta geçmiş. O bir haftada neler neler yapardım...
Bir an sustum.
— Ben zamanda hep geriye gitmek isterdim. Hani filmlerdeki gibi. Ama artık istemiyorum.
Bay Aşar merakla baktı:
— Niçin?
— Artık durdursam... Yavaşlatsam bile bana yeter.
Bay Aşar'ın yüzünde garip bir ifade belirdi. Tanımlayamadığım bir ifade. Hüzün mü, anlayış mı, yoksa "bu çocuk dersten kaçmak için felsefeye mi sardı" şüphesi mi — bilemedim.
— Zamanı yavaşlatmak mı?
— Evet. Sence mümkün mü?
Bay Aşar cevap vermedi hemen. Piyanonun tuşlarına baktı, sanki cevap orada yazılıydı.
Ben derin bir nefes çektim ve şöyle dedim:
— Zaman benim için öyle yavaş geçiyor ki, saatlerle oyun oynuyorum.
— Nasıl yani?
— Saatin saniyesine bakıyorum. Kırmızı ince çubuk ilerliyor, saniye saniye. Beş saniye sayıyorum. Sonra gözümü çeviriyorum — hemen — ve tekrar bakıyorum.
Bir an durdum.
— Saniye dolmamış oluyor. Zaman adeta benimle dalga geçiyor.
Bay Aşar kahkaha attı:
— Ha ha! Bu da iyiymiş!
Sonra yüzü bir anda ciddileşti. Gülüşü kesildi — bir ampul söner gibi, pat diye. Gözlüklerinin ardından bana baktı ve:
— Hadi, çal bakalım.
Ne olmuştu? Az önce zamanı yavaşlatmaktan, Beethoven'ın sağırlığından, Mozart'ın "siktir et"çiliğinden bahsediyorduk — şimdi bir anda sınava mı giriyordum? Bu geçişin mantığını kavrayamadım. Zaman muhabbeti yarıda kesilmiş, piyano tuşları beni geri çağırıyordu.
Yüzüme baktı ve gülümsedi — ama bu sefer bilge bir gülümsemeydi, yakalanmış bir çocuğun değil, yakalayan bir hocanın gülümsemesi:
— İşte, senin kafanı dağıtıp öğrenmiş misin diye sınamak için. Çal bakalım.
Anlıyorum. Bütün o Mozart, Beethoven, Chopin muhabbeti, zaman felsefesi, bemol tartışması — hepsi bir tuzakmış. Profesör Aşar, benimle sohbet eder gibi yaparak aslında beynimdeki notaları karıştırıyormuş. Çünkü gerçek öğrenme, sohbetten sonra da hatırlayabildiğin şeydir.
Piyanoya döndüm.
Tuşlara baktım.
Hiçbiri elime gelmiyordu. Sanki biri kafamın içine girmiş, bütün notaları alıp bir çöp poşetine doldurmuş ve "iyi akşamlar" deyip çıkmıştı. Parmaklar tuşların üzerinde geziniyor ama hiçbir yere inemiyordu — havaalanındaki uçak gibi, pist var ama iniş izni yok.
Biraz bekledim.
Bay Aşar sabırlı davranıyordu. Yanımda, elindeki çubuk dizinin üzerinde, sessizce oturuyordu. Acele ettirmedi. Yüzünde "ben bunu kırk yıldır yapıyorum, senin panikini de gördüm, onunkini de gördüm, herkesinki aynı" diyen bir ifade vardı.
Bir nefes aldım.
Gözlerimi kapattım.
Ve çalmaya başladım.
La — iki elde. Si natural. Mi. Parmaklar hatırlıyordu. Beyin değil, parmaklar. Notalar geri geliyordu — birer birer, ürkek ama kararlı, sanki sahneden kaçmış oyuncular perde arkasından tekrar sahneye çıkıyorlardı.
Gerçekten de hatırlıyordum. İnanılacak gibi değildi.
Bay Aşar hiçbir şey söylemedi. Sadece çubuğuyla hafifçe dizine vurarak ritim tuttu. Bu, onun "aferin" demesiydi. Bay Aşar "aferin" demezdi — küçük bir alkış yapardı.
Son notayı bastım. Ellerimi kaldırdım. Tuşların üzerinde bir an öylece durdular — havada asılı, sanki tuşlara veda ediyorlardı.
Sessizlik.
Bay Aşar gözlüklerini çıkardı. Gözlerini ovuşturdu. Gözlüklerini geri taktı. Bana döndü ve şöyle dedi:
— Haftaya aynı saatte.
Kalktım. Ceketimi askılıktan aldım. Kapıya yürüdüm. Döndüm, Bay Aşar'a baktım — piyanonun başında, nota kâğıtlarını topluyordu. Bir sonraki öğrencinin kâğıtlarını arıyordu belki. Ya da benim kâğıdımı yanlış yere koyacaktı ki gelecek hafta önüme bambaşka bir parça çıksın. Bilemiyorum.
Koridordan geçtim. Bekleme salonundan geçtim. Televizyon hâlâ açıktı — şimdi bir yarışma programı oynuyordu, savaş bitmişti. Kapıyı ittim, dışarı çıktım.
Dışarıda güneş batıyordu.
Cebimden telefonumu çıkardım, saate baktım. Kırmızı ince saniye çubuğu ilerliyordu — saniye saniye, usul usul, acele etmeden.
Beş saniye saydım. Gözümü çevirdim. Tekrar baktım.
Bu sefer saniye dolmuştu.
Bugün cumartesiydi. Haftaya da cumartesi…