Antonin Namık
Namık Kemal ve Antonin Dvořák neden bu kadar benziyor ?
DENEMELER
Abdullah Kani
5/8/20243 min read
Geçenlerde Antonin Dvořák dinliyordum; tabii pek alışkanlığım değildir. Sonu gelmez senfonilerinden biri, kafa dağıtmak için kullandığım tek platform olan YouTube ana sayfama düşmüştü. Düşünmeden tıkladım ve dinlemeye başladım. İkinci dakikadan sonra etrafı izlediğimi fark ettim; müzik yavaş yavaş bitiyor gibiydi. Bir süre sonra ses kesildi. Ben de kapatmak için mouse‟umu video çubuğuna getirdiğimde, 10 saatlik videonun sadece 3 dakikasını dinlemiş olduğumu fark ettim. O an Dvořák‟la göz göze geldik. Sanki bir şey varmış gibi bana bakıyordu. “Ne var ulan?” deyip sağ gözümü kısıp kafa sallayarak selam çaktım. Sanırım tüm senfonilerini dinlememi istiyordu. Gülerek, “maalesef” diye geçirdim içimden. Tam kapatacakken videoyu durdurdum; o sırada yanda çıkan bir videonun kapağında Namık Kemal‟i gördüm. O an kafamın içinde şimşekler çaktı. Bir Dvořák‟a baktım, bir Namık‟a baktım. Ulan, bunlar çok benziyor. Benzemeseler de benziyorlardı işte. O an yapmamam gereken bir şey yaptım. Müziği açtım ve bir anda kulaklarımda Antonin Dvořák‟ın Orta Çağ‟ımsı senfonisiyle Namık Kemal‟in sözlerinin yankıları dolaşmaya başladı: “Ne efsunkâr imişsin âh ey didâr-ı hürriyet! Esîr-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk musikiyyetten!!” Biraz güldükten sonra şunu düşündüm: Bunları neden seçiyorduk? Bu seçimleri biz özgür irademizle mi yapıyorduk, yoksa YouTube‟un ofisinde göbekli bir herifin, „izletilecekler‟ adı altındaki bir dosyadan önümüze düşürdükleri miydi yapabildiğimiz seçimler? Size bir şey anlatayım o zaman. Bir sıçan üzerinde deney yapıldığında, beynine yerleştirilen bir elektrot sayesinde sıçanın beynine mutluluk hormonu verilebiliyor. Sıçanın önüne bir tuş koyuluyor; her tuşa bastığında mutluluk veren bir mekanizma kuruluyor. Ortalama bir sıçan, o kadar fazla tuşa basıyor ki, yemek yemeyi unutup bir süre sonra açlıktan ölüyor. Bir sıçan sürüsünü ele aldığımızda ise yeni bir yem verirseniz, yemeyeceklerdir; zehirli sanırlar. En yaşlı ile en genç üyeler yemeyi test etmeye gönderilir genelde. Yaşlı olan, “zaten çok yaşadı, bundan sonra yaşamasın” diye değil; bilge sıçan az yer diye gönderilir. Genç sıçan ise gittiğinde hepsini yer ve ölür. Heh, şimdi bizim sisteme bilge sıçanı bağlarsak ne mi oluyor? Yüz defa basıp, sonra işlerini halledip gelip devam ediyor bilge sıçan. Bilge sıçanın yetinmeyi bildiği ve beyninin doyduğu kanıtlanıyor. Peki, neden anlattım bu saçma sıçan deneyini? Çünkü biz, o tuşa basan sıçanla, tuşa ne zaman basacağını bilen bilge sıçan arasındaki farkı çoktan unuttuk. YouTube, Spotify, Netflix ya da adına ne dersen de; önümüze düşen her “önerilen”, beynimize yerleştirilmiş küçük bir elektrot gibi çalışıyor. Bir tık: biraz haz. Bir video daha: biraz daha. Bir sonrakini de izleyeyim: tamamlanmamışlık hissi. Ama dikkat edersen, kimse açlıktan ölen sıçanın hikâyesini başarı öyküsü diye anlatmaz. Çünkü o sıçan seçtiğini sanıyordur; oysa sadece tepki veriyordur. Biz de öyleyiz. Dvořák‟a tıklarken özgür irade sandığımız şey, aslında algoritmanın “bunu da seversin” diye önümüze bıraktığı bir kemik. Namık Kemal‟le göz göze gelmemiz tesadüf değil; ikisi de sistem için sadece “izlenme süresi” demek. Bilge sıçan ise farklıdır. O tuşun ne verdiğini bilir ama tuşun efendisi olmaz. Bırakmasını bilir. Yetinmesini bilir. Beyninin ne zaman doyduğunu fark eder. Belki de özgür irade, önümüze geleni seçmek değil; önümüze gelene hayır diyebilme becerisidir. O yüzden mesele Dvořák dinlemek ya da Namık Kemal okumak değil. Mesele, kulağımıza fısıldanan her sesi kader sanıp dinlemek mi, yoksa sesi kısarak etrafı gerçekten görmeye başlamak mı? Ben o gün videoyu kapattım. İki dakika sonra tekrar açtım. Çünkü kimin ana sayfasına 10 saatlik Dvořák senfonisi düşer ki zaten? Belli ki algoritma beni fazla ciddiye almış.

